İnsan eşref-i mahlukâttır. Evrende var olan mükevvenatın en güzeli, en mükemmeli. Varlığın efendisi, mahlukun en şereflisi. Mükemmellik yolunda ulaşılabilecek tüm hedefler, varılabilecek tüm menziller insan için, evrendeki yerini ve rolünü fark edebildiğinde kaşı ile gözü arasındaki mesafe gibidir. Bunu başarabilmek için kendi olmalı, kendini tanımalı. En büyük sanatkarın, muhteşem sanat eserini, kendini tanıyabilmeli İNSAN.
Evrende hüküm süren, evrene hükmeden insan evreni tanıyabildiği kadar, kendi içindeki evreni aynı ölçüde tanıyor mu? Bedenini taşıdığı evrende efendi olduğunu, efendisi olduğu evrenin bir benzerini yüreğinde taşıdığının ne kadar farkında? İnsan gücü nisbetinde sorumluluk alanının dört duvar arasında, ailesine ve çocuklarına münhasır olmadığını biliyor mu? Elini uzatabileceği her yerde, şayet uzatmıyorsa bir vebal ya da bir ah yüklenebileceğinin bilincinde mi?
İnsan kendini tanıdığında, kendisi için biçilen ilahi gömleği kuşandığında ve kendisi olabildiğinde hayatın mecrasını, suyun akışını tersine çevirebilecek yegâne güçtür. Varlığından dolayı iblisin cennetten kovulduğu ve meleklerin önünde saygıyla eğildiği bu ulvi şahsiyet, kendisine yüklenen rolün farkına varabildiğinde yoksul yoksulluğunun, miskin miskinliğinin ağırlığını taşımayacak. Tok, açın halinden anlayacak. Bir dilim ekmek, bir tas çorba komşuyla paylaşılacak. Komşu, komşusunu tanıyacak. Doktora gidemediği ve ilaç alamadığı için kimse hastalıkların pençesinde kıvranmayacak. Zemherinin dondurucu soğuğunda üşüyen olmayacak. Köşe başlarında kimselere görünmeden gizli gizli çöplük karıştıran, sokaklarda sobaya atabileceği birkaç parça çer çöpü fakr-u zaruret içinde toplamaya çalışan zavallı insanlar olmayacak. Yetimler âhu figân ederek, babalarının yokluğunu hissetmeyecek. Çünkü toplum; yetimlere baba olacak. Arka sokaklarda, köprü altlarında kimsesizlikten, kimseye minnet etmeyen çaresizlikten kapkaça, tinerciliğe ve toplumun sırtına asalak olmaya yönelen biçâre çocuklar olmayacak. Çünkü toplum; kimsesizlere de, kimse olacak. Acılar paylaşılacak, sevinçler çoğalacak.
Fakat büyüyen şehirler, kalabalıklaşan toplumlar bizi bize unutturdu. Biz bizi, birimiz diğerimizi unuttuğumuzda, ortaya öteki insanlar çıktı. Biz ve diğerleri… Sorumluluk sahibi insan, evinden, komşusundan, mahallesinden, görev yaptığı yerden, köyünden hatta gücü yetiyorsa yaşadığı şehirden sorumludur. Bu görevini ihmal ettiğinde, yukarıda anlatılanların tam tersi bir durum zuhur edecektir.
İnsanı, insan yapan onurudur. Onursuz bir yaşam, yaşarken toprağa girmek gibidir. Bu nedenle öteki insanlar dediğim grup, kimseye minnet etmemek için soğan-ekmek yemeyi ya da aç kalmayı, dilenmeye, onurunu zedelemeye yeğ tutabilir. Hasta olur, ilaç kullanmadan iyileşmeye çalışır. Öldüğünde ise yine sessiz sedasız 3-5 hayırseverin omzunda, ebedi istirahatgahına çekilir. Minnet altında kemiklerin çatırdayacaksa, bırak yokluğun altında çatırdasın diye düşünürler. Uçurumu gördüğünde kuş, suyu gördüğünde balık olanla asla yola çıkmak istemezler. Hayatta onurundan başka hiçbir varlığı olmayan bu insanlar, belki de şâirin şu dizelerine kulak verir hayatları boyunca…
Geçme muhannetin köprüsünden
Bırak, azgın sular boğsun seni
Saklanma çalı dibine
Şahin yesin etini…
Bir öğrenci ziyaretinde dikkatimi çekmişti. Ailenin babası yok. Ortada 4 çocuk var. Aile, ihtiyaç sahibi. Çocukların eğitimi için çalışıp didinen, çökmüş görüntüsüne rağmen dimdik ayakta duran onurlu bir anne. İşte bu dik duruş, metanet ve azim insana bahşolunan şerefin, izzetin yansıması.
Bu şerefi elde edebilmek için, yaşamın özgül ağırlığını keşfedebilmek ve yaşamanın bedelini ödemek gerekir. Aksi halde müşerref olmak, her baba yiğidin harcı değil. Bedeli olmayan, gayesi sıfır yaşam tarzı, insan için hazırlanmış bir kalıp olamaz. Ne ki bitkiler ve hayvanlar varlıklarının bedellerini ödemekteler. Bir çiçek, çevreye sunduğu ıtırlarla etrafını mest ederken, hem rayihasıyla hem de göze hoş gelmesiyle… insana hizmet etmektedir. Bir çakıl taşı bile , bir iken bin olup yüksek dağları oluşturmakta. Bu ve buna benzer örnekleri tek tek sorgulamaya kalksak, acaba hangi ansiklopedinin ciltleri bütün bunları sığdırabilir? Hangi bilgisayar bu hizmet yarışını, belleğinde tartabilir? Hangi kalem yazmaya güç yetirebilir? Her şey insana hizmet için koşuşturup dururken, insan nereye koşmalı ya? İzzetini kaybeden insanın, daha kaybedecek neyi vardır? İzzetten yoksun nefisler, kısmetten de yoksundurlar. Dünyada barışı, sevgiyi ve huzuru temin etmekle görevli güç olması gereken insan, böyle bir durumda karşımıza hasta bir ruh, cani bir beden ve belki de bir suç makinesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hal böyle olunca ortaya gerçekten tanımlaması zor, hikâye etmesi güç bir durum çıkıyor. Üstat Necip Fazılın şu dizelerinde belirttiği gibi, gerçekten hikâyesi zor bir durum.
Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Hikâyesi zor olduğu kadar, sorumluluğu da ağır olan bir dünya… Yaşarken, yaparken yaptığımız işleri niçin yaptığımızı veya niçin yapmamamız gerektiğini nefsimize sormalıyız. Biz sormazsak, bize sorulur. Tarihi bir olay bu durum için güzel bir örnek teşkil eder.
Kanuni Sultan Süleyman, sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülmesi için Şeyhül İslam Ebu Suud Efendi'den şu beyitle fetva istemiş:
Dırahta ger ziyân etse karınca
Zararı var mıdır ânı kırınca.
(Ürünlere zarar veren karıncaların öldürülmesinde dinen bir zarar var mıdır?)
Ebu Suud Efendi bir beyitle cevap vermiş:
Yarın Hakkın divanına varınca
Süleyman'dan hakkın alır karınca.
Aslında fazla söze hâcet yok. Mülkün gerçek sahibinin, insana biçtiği rol anlaşıldığında yokluk adına, her şey yok olacak. Tüm dertleri bir derde, tüm aşkları bir aşka, tüm yolları bir menzile, tüm korkuları bir korkuya indirebilmenin formülü kendini tanıyabilmek ve kendin olabilmektir. Minnet tek merciye, bizi var edene. Var edip kendine muhatap kılana. Bu manada gayrisine eyvallah yok. Öyle değilmi?
Öyleyse kendimizle tanışalım ve ağırlığımızı fark edelim.
Ahmet ARSLAN
Selçuk İlköğretim Okulu